Ek Gıdaya Geçiş Serüvenimiz
6 Şubat 2018
Havuçlu Tarçınlı Kek
6 Şubat 2019

Müjde’nin Doğum Hikayesi

“Müjde Ağır Turan

8-9

Kız bebek”

Evet yıllardır her doğumda dinlediğim bu duyuru şimdi benim adımla yükseliyordu. Emine’nin sesi hala kulaklarımda…

Kurban bayramı arife günüydü, yıllardır görmediğim ev arkadaşım gelmiş, bahçede oturmuş akşam keyfi yapıyoruz. Can’la gerçek anlamda can sıkıcı bir tartışma yapıp ağladığım ve dediği şeyi yapmak zorunda kalmamak için ellerimi açıp Tanrı’ya “nolur yarın doğum yapayım” diye yalvardığım gündür! Şaka değil. Emek şahidimdir, dua kapım pek bir açıkmış…

Ertesi gün sabah denize girerek ben de tetikledim tabii o duanın gerçekleşmesini!

Öğle saatleriydi. Ayıptır söylemesi tuvaletteyim, çişim bitmiyor! Aklımın bir köşesinde dinlediğim hikayeler – ki dinlememe konusunda çok direnmiştim, ama her şeyin bir sınırı varmış – “Suyun geldiği zaman çişin geliyor gibi olur ama tutamazsın” diye çınlıyor kulağımda, evet çok iyi hatırlıyorum. Ama ben tutabiliyorum! Ama bitmiyor..

Kafam karışmış halde çıktım tuvaletten, dedim ki “Kızlar panik yapmayın, kesin mi bilmiyorum ama sanırım doğuruyorum.”

Bu kadar sakin, bu kadar doğal ve net.

Yukarı çıktım, kocam telefonda teyzesi ile bayramlaşıyor, yanından geçerken “Sevgilim doğuruyor olabilirim, sanırım suyum geliyor” diyip banyoya girdim. Adam bakakaldı öylece arkamdan. Sonra doktorumu aradım, “Süleyman abi neredesin?” dedim (izindeydi de o hafta) “Şimdi geldim Müjde korkma bak doğurmadın ben yokken” diye aklınca şakalaşırken – çünkü 36. haftamdı henüz – “Abi ya suyum geliyor ya da çişimi kaçırıyorum ben” derkeeeenn.. bayağı bayağı işemeye başladım, artık tutulamaz bir halde! Banyoda telefon hoparlörü açık, bir yandan kocamın getirdiği hasta bezini giymeye çalışırken, bir yandan doktoruma “Ay geliyooo geliyoo vallahi geliyor” diye seslenmeye başladığımı, ölene kadar unutamam sanırım!

Tabii benim dışımda herkes panik içinde oradan oraya koşuşmaya başladı böyle üstüne su serpilmiş karınca topluluğu gibi. Bense gayet rahat, tecrübelerim doğrultusunda kafamda bir yandan saat tahmini yaparken bir yandan da “Ee? Siz kahve yapmıyor muydunuz?  Hadi ben duşa giriyorum, siz koyun kahveyi hemen inerim” diyerek ev halkını şoka sokan ve hatta sinir bozan bir anne adayı…

Şimdi ‘yuh yani Düjde, suyun geliyor sen kahve mi düşünüyorsun’ dediğinizi duyar gibiyim. Sıkı durun daha neler düşündüm ben! Güzelce duşumu aldım, tırnaklarımı kesip törpüledim – malum bebeğim geliyor, uzun tırnaklarla bebek bakımını nasıl yaparım, bak kafada dönenlere bak! – saçımı tarayıp topladım, şeklini hastaneye bıraktım, ne de olsa çok vaktim olacaktı doğum gerçekleşene kadar. Ayak tırnaklarıma ojelerimi sürdüm, çünkü normal doğum yapacağım için ayaklarım bebeğin ilk karesinde fotoğrafta görünebilir olacaktı.

Daha durun bitmedi!

Sezaryen ihtimaline karşı, hastaneye yatış yaptığım andan itibaren ne bir lokma bir şey yememe ne bir yudum su içmeme izin verilmeyeceğini biliyorum. Ama normal doğum konusunda çok kararlıyım ve hatta sezaryenden çok korkuyorum ve tabii bir de sağlam bir aslan burcu inadım var.. Kendi kendime dedim ki ‘Düjde uzun bir gün ve hatta gece seni bekliyor. Aç ayı oynamaz kızım, karnını doyur, gücüne ihtiyacımız olacak’ ve önce oturup gözümde kalan börekleri yedim.  (Sakın evde denemeyiniz! Bu konuda benim kadar şanslı olmayabilirsiniz. Sezaryene alınma durumunda midenizdekiler çok ciddi problemlere yol açabilir.) Sonra üstüne mis gibi kahvemi içtim. Tabii tahmin edeceğiniz gibi eşim ve arkadaşlarım hayret içinde bana eşlik etmeye çalışıyorlar.

Ve nihayet aldım çantamı, hadi dedim, gidelim de gösterelim doğum nasıl yapılırmış!

He, aynen böyle dedim, n’olmuş? Gel içime sor sen! Suyum gidiyor, sancı yok. B.ku yedin Düjde dedim, suni sancıyı basacaklar sana. Ödüm kopuyor suni sancıdan. Allahtan hastanem sağlam, doktorlarım aslan gibi. 12 saatten önce suni sancıya gerek yok senin sancını bekleyelim dediler.

Sonrası yarım yamalak biliyor musunuz? Zaman nasıl geçti de gece oldu, beni ne ara aşağı kata doğumhaneye indirdiler, hayal meyal hatırlıyorum. Ailemizi arkadaşlarımızı tek tek arayıp haber verişimizi, saçlarımın makyajımın yapılmasını, gelen gidenleri… hepsi hayal gibi.  İki şeyi hiç unutmuyorum; birincisi annemin heyecan ve endişe dolu ıslak bakışlarını, ikincisi kocamın sancılarıma ortak oluşunu.

Ne yalan söyleyim, ben çok güzel doğurdum arkadaşlar. Size hiç öyle alışkın olduğunuz gibi ‘şöyle zordu, böyle acıydı, ölecektim bitecektim..’ edebiyatı yapamayacağım üzgünüm. Benim, sonu bizi çok zorlasa da, gayet pozitif bir doğum hikayem var.

Hastaneye gittiğim zaman rahmim zaten 3 cm açılmıştı. Birkaç saat içinde, henüz ben sancılarımı doğru dürüst hissedemezken 5 cm oldu. Bu kadar ağrısız, çabuk ve keyifli bir ilerlemeyi en çok kocama borçluyum. Hem de minnetle!

Evet biz bu çocuğu birlikte yaptık, hem de sonuna kadar!

Sancılarım yoğunlaşmaya başladığı sırada odaya girdi, herkesi dışarı çıkardı, “Biz hanımla biraz sancı çekecez, yalnız bırakın bizi” dedi ve benim tamamen unuttuğum pilates topunu getirip beni üstüne oturttu. Yoga müziklerimizi açtı, bir yandan sırtıma belime masajlar yaparken bir yandan da sarıldı, öptü, kokladı.. her sancıda benimle beraber nefes aldı.. ellerimi sıkıca tuttu ve bu acının çok güzel biteceğine sonsuz bir inançla bağlanma sebebim oldu.

Kendi sancımla devam edebilir de suni sancı almazsam epidural anestezi istemediğime karar vermiştim aslında. 5 cm açıklık olunca doktorum geldi ve beni  15 dakika  NST’ye bağlayacaklarını, bu süreçte epidural isteyip istemediğime karar vermem gerektiğini söyledi. O 15 dakika içinde yoğun bir gaz sancısı çeker gibi inlemeye ve daha sık, daha şiddetli nefes almaya başladım. Ancak hala ben kendim yaparım, anesteziye gerek yok diyordum. Doktorum geri geldiği zaman Can’la ikisi sona doğru daha çok acı çekebileceğimi ve gücüme ihtiyaç olacağı için epidural yaptırmamdan yana olduklarını söyleyince, “E hadi yapalım madem” dedim.

Şimdi sıkı durun. Epidurale indirildiğim zaman rahmimin açıklığı tam 7 cm olmuştu! Yani hanımlar, korkmayın! Evet tabii ki hiçbir acı hissetmeden doğum yapmak çok az insana nasip olur, mutlaka ağrın sancın olacaktır. Ancak yaşadım gördüm ve burada gönül rahatlığı ile söylüyorum ki, hiç öyle konu komşunun anlattığı gibi cehennem azabı bir sancı değildi çektiğim. Dayanabilir miydim? Evet o anda olana dayanırdım. Ama iyi ki anesteziyi kabul etmişim dememin sebebi, benim kontes kızım, kordonu eliyle başını birbirine bağladığı için kanala sıkıştı kaldı. Yani sadece başını değil, hem başını hem elini birlikte çıkarmaya çalışınca, işte o noktada benim gücümün sınırlarına dayandık.

Gayet eğlenceli ve medyatik başlayan doğumum gittikçe zorlaşmaya başladı. Son bir saate kadar fotoğraf çekiyor, sosyal medyada geziniyor, konuşup gülüyor ve hatta whatsapp’ta aile grubumuza laf yetiştiriyordum.

Son bir saat.. Nefes alıyorum, tutuyorum, itiyorum, ıkınıyorum.. yok, ilerlemiyor arkadaş! Ne saç kaldı ne makyaj.. itmek için bir Emine bastırıyor karnıma, bir doktorum. Yok, fayda etmiyor! Yoruldum. Kan ter içinde kaldım. Evet o desteklemeler sırasında canım yandı ve bağırdım.  Ama değil ‘beni sezaryene alın’ demek, o ihtimali aklımdan bile geçirmedim. İki sancı arasında dinlenirken uyuyakalıp horladığım ve doktorumu şoka soktuğum da Düjde’nin enteresan anıları arasına tarihe geçsin lütfen!

Bebeğin kanalda kalma süresini son dakikaya kadar zorladık. Doktorumun gözlerinde gittikçe derinleşen bir endişeyi görebiliyordum. Bakışları bir bize bir NST’ye bebeğin kalp atışlarına gidiyordu. Artık risk sınıra dayanınca ameliyathaneyi aradı ve “Hazır olun, ameliyathaneyi hazırlayın, biz acilen o tarafa gelebiliriz” dedi.

Artık uyuşmaya başlamıştı bütün ruhum ama için için direnmeye hazırım hala. Bana döndü ve “Müjde, son iki sancı” dedi, “Bebek gelirse gelir, gelmezse seni sezaryene almak zorundayım”

Yaklaşık 12 saattir hastanedeydim o sırada ve son saatler hayatımın direnişini sergilemiştim. Yok ya? Yok öyle bu kadar savaştan sonra teslim bayrağı çekip ameliyata girmek! O sezaryen sözcüğünü duymamla birlikte nasıl bir iman gücü geldiyse…

Bütün inancım ve gücümle,

bütün sesimle haykırarak,

iki sancıda..

Bedenim bir anda hafifledi.

Birden acım dindi.

Gözlerim kapandı ve başım geriye düştü.

Sesim kesildi.

Bir başka çığlık yankılanmaya başladı doğumhanede. Annesinin acısı dinmesiyle, bebeğimin hayattaki ilk acısının başlaması birbirine karıştı. Gözlerim hala kapalıyken, nefes nefese, fısıltıyla “ağla..” dediğimi hayal meyal hatırlıyorum. O an izleyen birine psikopatça gelebilecek bu sahne, aslında bir annenin, bir ay erken doğan bebeğine “yaşa” demesini anlatıyordu.. Altyazısı “Ağla.. ağla ki açılsın ciğerlerin, nefes al ki almasınlar seni benden.. ağla!”

Zaman durdu.

Saat 03.50

“MÜJDE AĞIR TURAN

8-9

KIZ BEBEK ”

İşte ben o saatte, Emine’nin o sesinde kaldım.

Ta ki Emine, kızımı bir anda göğsüme bırakana kadar! O anı anlatmayacağım. Zira ne bir edebiyatçı olmam, gazetecilik geçmişim yetmeyecektir bunu anlatmaya. Zaten çok da hatırlamıyorum. 6 yıl boyunca doğum fotoğrafını çektiğim her anneden duyduğum, dinlediğim gibi, ben de hatırlamıyorum.

Sonradan videolardan izleyip gördüm hepsini. Doğumhaneye yaramaz bir çocuk gibi girip, o ana kadar her türlü muzırlık hakkını kullanan, suratı bir an bile düşmeyip hep gülen ve hatta kahkaha atan, bebeği göğsüne bırakılınca, bir anda sanki ömürlük gözyaşını bu ana saklamış bir anneye dönüşen bir kadındım.

Bebeğiyle gerçekleştirdiği ortak bir mücadelenin ve zaferin sahibi bir kadındım.

Korkuları gittikçe şiddetlenen ve yaşadığı aşk ve endişe karmaşasına inanamayan bir kadındım.

Kucağındaki kalbin tek bir atışı için dünyaları yerle bir edecek kadar güçlü bir kadındım.

Her şey bitip odama çıkarılacakken, bebeğimi kendim kucaklayıp “ben odama yürüyerek gireceğim” diye ayak direyip, sedyeye yatmayı reddedecek kadar güçlü!

Aynı zamanda o kalbin karşısında büyülü bir acizliğe gömülen bir kadındım.

O kalbe kan veren kadındım.

Kadındım işte! Daha bir kadındım, artık çok kadındım!